Gerçek anlamda ilk kamp çantamı aldığımda “Hadi Elif! Durmak yok! Hemen kampa gidiyorsun.” deyip yola çıkmıştım. İstanbul’dan bir arkadaşım ile yola çıktık. Rotamız: Cunda Adası. Mevsim Sonbahar ve hava “Ekipmansız sakın kampa gitme!” dercesine soğuktu. Benim sahip olduğum şeyler ise: kamp çantam ve çadırımdı. Ama o kadar mutluyum ki, sanki 2 gün boyunca soğuktan uyuyamayacak olan ben değilmişim gibi (Mükemmel bir deneyimdi!)

Otostop ile belli bir yol kat ettikten sonra diğer iki arkadaşımız ile buluşup yola dört kişi devam ettik. Yolculuğumuz hızlı ve eğlenceli geçmişti. Tır’dan inip Şahin’e biniyor, yeri geliyor ayaklarımızı uzatıyor, yeri geliyor arabaya sığmak için kucak kucağa seyahat ediyorduk. Günün sonunda Ayvalık’a kadar bizi aracına alan, tatlı ve bir o kadar da konuşmayı seven beyefendi ile vardık. Arabadan indiğimizde önce uzuvlarımızı kontrol ettik. Çünkü saatlerce üst üste ve sıkış tıkış seyahat ettiğimiz için kimimiz kolunu, kimimiz bacağını hissetmiyordu. Şayet ben sol bacağımın varlığından şüpheliydim.

2 öğretmen, 1 sosyolog ve 1 mühendis gezgin olarak iner inmez ilk yapacağımız şey bulunduğumuz yerin meşhur yemeğini yemek oldu. Ayvalık tostu! Sahil boyunca yürürken burnunuza gelen kokularla birlikte sizi içeriye davet eden esnaf çalışanları sayesinde ilk bulduğunuz yere atıyorsunuz kendinizi. Kocaman sırt çantaları ile gezen genç insanları görünce herkes biraz konuşmak ve neden böyle gezdiklerine dair sorular sormak istiyor ve soruyorlar da. Kimisi yoldan çeviriyor, kimisi yanınıza geliyor. Yani kamp ve otostop sosyal iletişimimizi artıran bir aktivite haline geliyor.

Yemek molasından sonra gün ışığını kaybetmeden hemen yola çıktık ve adada yaşayan yaşlı bir çift ile adaya olan yolculuğumuz başladı. Gitmek istediğimiz koy sit alanı olduğu için çevresinde ne ev ne de bir yerleşke vardı. O güzel çiftimize bizi o koya kadar bıraktıkları için sonsuz teşekkürler. Üstelik yanlarına aldıkları erzaklardan da ikram ettiler. Burada hemen bir not düşeyim: Otostop her zaman minik sürprizlerle doludur!

Hemen çadırımı kurup çok heyecanlı bir şekilde sağa sola koşarak “eee ateş yakalım hadi! Hadi odun toplayalım!” diye dans etmeye başlamıştım bile. Sırf bu heyecanım yüzünden iki gün boyunca tüm odunları ben topladım desem yeridir. Çadırlar kuruldu, ateş yakıldı, müzik açıldı, herkes çok mutlu. Kampta olduğumu işte o an anladım, o hissettiğiniz huzur veren duygu: Gün kararmış, hamaktasın, deniz o kadar yakın ki dalga sesleri kulağında dans ediyor, serin rüzgar saçlarını savuruyor arsızca oradan oraya, gözlerin gökyüzünde, çevrede kirli şehir ışıkları olmadığı için tüm yıldızları görüyorsun, gökyüzü avuçlarının arasında. (Her zaman ellerimi uzatıp yıldızları avuçlarımda hissetmeye çalışırım. Evet, biliyorum 23 yaşındayım. Ama dünyanın en güzel kendini kandırma hissi olduğuna Fresh&Black 3 çadırım üzerine iddiasına girebilirim) Şehirden uzak, minimal bir hayat kurmayı düşünüyorsun o sırada, 20’li yaşlarında gelen bir emeklilik hissi yaşarken bir ses duyuyorsun: “Bu akşam tatlılar benden!”. Hemen hayallerinden uzaklaşıp uğuldayan midene çeviriyorsun kendini. Tatlı zamanııı!

Kamp tatlısı: Muzun arasına çikolataları koyup, muzlarımızı kamp ateşimizim üzerine koyuyoruz. Kim ne derse desin yüzyılın keşfi bu tarif. Hiçbir restoranda bu lezzeti yakalayamadık henüz.

Tatlılar yendi, hamakta sallanıldı, şarkılar dinlendi, danslar edildi. Benim için her şey mükemmeldi. Teşekkür ettim hayatıma, kendime böyle bir deneyim yaşattığım için. Ama bu teşekkürü gece boyunca edemeyecektim. Çünkü o mevsimde kampa ekipmansız gitmiştim. Bu demek oluyor ki TULUMSUZUM! Sabaha kadar çadırın icerisinde sağa ve sola dönerek Norveç’te olduğumu hayal ettim (çünkü bu soğuk başka bir yerde olamaz). Elif birazdan dışarıya çıkacaksın, kuzey ışıklarını görüp mutlu olacaksın, ren geyikleri Noel Baba ile yanından yakıp gidecek gibi hayaller kurup soğuğu hissetmemeye çalışsam bile en son 4 çorap üst üste giydiğimi hatırlıyorum. En son dayanamayıp diğer arkadaşımın çadırına gidip geceyi beraber geçirmezsek sabah benim gibi bir arkadaşı olmayacağını, çünkü soğuktan gözbebeklerimin donduğunu, renkli ve eğlenceli hayatımı artık buğulu gördüğümü söyledim. Ve tüm geceyi geleceğime sarılırcasina arkadaşımın uyku tulumuna sarılarak geçirdim.

Evet güzel yol arkadaşım, ilk kamp anım bu şekildeydi. Soğuk ama deneyimli. Her kampımdan sonra mutlaka bir şey öğreniyordum. İlk öğrendiğim şey şu oldu: Sakın kampa ekipmansız gitme!

Ne olursa olsun yaşadığım bu deneyim bana o mükemmel hissi tatmamı sağlamıştı: şehirden ve ışıklardan uzak ve huzurlu, özgür hissetmek. Telefondan uzaksın, doğayla iç içesin, mental ve fiziki açıdan bir rehabilitasyon süreci başlatıyorsun. Kısacası kendini keşfedip, asıl olan sen ile tanışma fırsatı yakalıyorsun. Ne bekliyorsun kendinle tanışmak için? Hemen çadırını kap ve doğaya koş!

Not: Ekipmanı unutma!

Teşekkürler hayatıma. Kamp yapıp, doğayı tanıyıp, kendini bulan herkes için teşekkürler hayatıma.

Kamp ile ilgili tüm ihtiyaçlarını ister www.decathlon.com.tr’den, istersen de sana en yakın mağazamızdan giderebileceğini unutma!

Bu yazımız eski takım arkadaşımız Elif Kılıç tarafından yazılmıştır. 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.